Savaşın ağır bilançosu: Faturayı yine işçiler mi ödeyecek?


Ortadoğu’da tırmanan gerilim ve küresel güçlerin müdahalesiyle alevlenen
 savaş ortamı, sadece haritaları değil, milyonlarca emekçinin mutfağını ve yaşam mücadelesini de altüst ediyor. Tarih bize göstermiştir ki; savaş kararlarını verenler ile o savaşın ekonomik ve fiziksel yıkımını omuzlayanlar asla aynı sınıftan değildir.

Çünkü “Savaş en çok işçi sınıfını vurur” sözü bir slogan değil, tarihsel bir gerçektir.

ENFLASYON VE HAYAT PAHALILIĞI KISKACI

Savaşın ilk ve en hızlı etkisi ekonomik piyasalarda görülür. Enerji hatlarındaki güvensizlik ve artan petrol fiyatları, iğneden ipliğe her şeye zam olarak geri döner. Zaten tek gelir kaynağı olan emeğiyle ayakta kalmaya çalışan işçi sınıfı için bu durum; gıdaya erişimin zorlaşması, kiranın ödenememesi ve derinleşen bir sefalet anlamına gelir. Savaşın maliyeti, dolaylı vergiler ve fiyat artışlarıyla doğrudan yoksul kesimin sırtına yüklenir.

SOSYAL HAKLARIN ASKIYA ALINMASI

"Millî güvenlik" ve "savaş hali" gibi gerekçeler, tarih boyunca sendikal hakların kısıtlanması, grevlerin ertelenmesi ve çalışma koşullarının ağırlaşması için bir kılıf olarak kullanılmıştır. İşçi sınıfının on yıllardır tırnaklarıyla kazandığı sosyal haklar, savaşın "olağanüstü" şartları bahane edilerek bir kenara itilme riskiyle karşı karşıya kalır.

KAYNAKLAR SİLAHA, YOKSULLUK DERİNE GİDİYOR

Eğitime, sağlığa ve sosyal güvenliğe ayrılması gereken bütçelerin devasa silahlanma harcamalarına aktarılması, toplumun en kırılgan kesimlerini korumasız bırakır. Hastanelerdeki hizmet kalitesinin düşmesi, kamusal desteklerin kesilmesi ve işsizlik fonu gibi kaynakların "savunma" adı altında başka alanlara kaydırılması, işçinin yaşam kalitesini doğrudan aşağı çeker. Unutulmamalıdır ki: Cepheye gönderilenler yoksul halk çocukları, fabrikada artan maliyetlere karşı düşük ücretle çalışmaya zorlananlar ise yine emekçilerdir.

TÜRKİYE VE BÖLGESEL RİSKLER

Ülkemizde de hissedilen bu gerilim, ithal girdilere dayalı üretim yapımız nedeniyle maliyetleri hızla yukarı çekiyor. Savaşın yarattığı belirsizlik ortamı, iş güvencesini tehdit ederken, sermayenin "kriz var" diyerek ücret artışlarını baskılamasına zemin hazırlıyor. Bugün atılan her bomba, yarın işçinin sofrasından eksilen bir ekmek, çocuğunun geleceğinden çalınan bir umut olarak karşımıza çıkıyor.

SAVAŞ KADER DEĞİL, BİLİNÇLİ TERCİH

Bugün Ortadoğu’yu bir kez daha kan gölüne çeviren bu saldırganlık, sadece bölge halklarının yaşam hakkını değil, küresel işçi sınıfının kazanımlarını da hedef almaktadır. Gelinen noktada somut gerçek şudur:

Saldırılar derhal durdurulmalıdır: ABD ve İsrail’in Ortadoğu’da başlattığı bu hukuksuz saldırganlık ve İran üzerinden bölgeye yayılan çatışma iklimi derhal sona ermelidir.

Emperyalist emellerle atılan her bomba, bölge emekçilerinin boğazından kesilen lokmadır.

Bölgesel yayılma felakettir: Bu "çılgın savaşın" sınırları aşarak tüm bölgeyi içine alacak bir yangına dönüşmesi mutlaka önlenmelidir. Savaşın yayılması, sadece yıkım değil; kitlesel göçler, derinleşen bir işsizlik ve kontrol edilemez bir enflasyon sarmalı demektir.

Fatura işçiye kesilemez: Türkiye’de ve bölge ülkelerinde savaşın yarattığı ekonomik daralmanın, artan savunma harcamalarının ve yükselen maliyetlerin faturası "fedakârlık" adı altında işçi sınıfının omuzlarına yüklenemez.

Barış emekçinin hakkıdır: Emek dünyası için barış, sadece silahların susması değil; iş güvencesi, insanca yaşam ücreti ve sosyal adaletin teminatıdır.

SOSYAL DEVLET SORUMLULUK ALMALIDIR

Tam da böylesi kriz ve savaş dönemlerinde devletin asli görevi, piyasayı değil halkı korumaktır. Nitekim İspanya son dönemde hem savaş karşıtı net tutum almış hem de enerji fiyatlarındaki artışın yurttaşlara yansımasını sınırlamak için vergi indirimleri, sübvansiyonlar ve doğrudan destek mekanizmalarını devreye sokmuştur. Benzer şekilde birçok Avrupa ülkesinde kriz dönemlerinde ücret destekleri, enerji yardımları ve sosyal transferler artırılmıştır. Bu örnekler açıkça göstermektedir ki; siyasi irade olduğu takdirde savaşın ve krizlerin faturası emekçilere kesilmek zorunda değildir.

Çağrımız nettir: Savaşın yıkıcı etkilerine karşı sosyal devlet refleksi derhal devreye girmeli; ücretliler, emekliler ve yoksul kesimler korunmalıdır. Savaş lobilerinin değil, alın teri dökenlerin sesi esas alınmalıdır. Ortadoğu’da kalıcı huzur tesis edilmeden, işçinin sofrasındaki yangının sönmesi mümkün değildir.

Savaşa hayır, barış hemen şimdi!

∗∗∗

BİR “ARI” MİSALİ GERÇEĞİN PEŞİNDE: İSMAİL ARI YALNIZ DEĞİLDİR

Bizim bir İsmail’imiz var... Soyadı gibi "Arı"; hem tertemiz bir sicilin, hem de bir bal arısı misali dur durak bilmeyen bir çalışkanlığın timsali. Mesleğinin yüz akı, ödülleriyle başarısını tescillemiş, gerçeğin izini sürmekten bir an olsun yorulmamış genç bir gazeteci kardeşimiz.

Ancak Türkiye’de gerçeği yazmanın, usulsüzlüklerin üzerine gitmenin bedeli ne yazık ki yine aynı bildik senaryoyla ödetilmek isteniyor. Herkesin ailesiyle kucaklaştığı, huzur bulduğu bir Bayram günü, İsmail memleketinde bir aile ziyaretindeyken adeta bir baskınla, apar topar gözaltına alınıp Ankara’ya getirildi.

Suçu mu? Halkın bilmesi gerekenleri gün yüzüne çıkarmak. Çiçeklerden öz toplar gibi belgelerden gerçekleri süzüp toplumun önüne koymak.

Uygulanan bu prosedür, hakikati her şeyin üzerinde tutan ve eğilip bükülmeyen her gazeteciye karşı sergilenen o tanıdık "susturma" provasıdır. Fakat bilinmelidir ki; gerçekler parmaklıklar ardına sığmaz ve İsmail gibi çalışkan, dürüst kalemler asla yalnız yürümez.

Bugün İsmail için ses çıkarma vaktidir. Dayanışmamız, o karanlık senaryoları yırtıp atacak olan asıl güçtür.

Gazetecilik suç değildirİsmail Arı onurumuzdur.

Kaynak: Hüseyin İrfan Fırat (27 Mart 2026 Birgün Gazetesi)


Yorum Gönder

Daha yeni Daha eski