Tekstil ve hazır giyim sektöründeki kriz, işverenlerin rekabet ve maliyet şikâyetleri üzerinden tartışılıyor. Oysa kapanan fabrikaların, eriyen istihdamın ve daralan pazarın bedelini en ağır biçimde işçiler ödüyor, tazminat gaspından güvencesiz çalışmaya uzanan hak kayıpları büyüyor.
Ekonomi kanalları, ana haber bültenleri ve gazetelerin ekonomi sayfaları günlerdir tekstil ve hazır giyim sektöründe yaşanan istihdam daralmasını, peş peşe gelen fabrika kapanışlarını ve ihracat kayıplarını konuşuyor. Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı (TEPAV) ile Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) verilerine dayanan son raporlar, yapısal bir alarmın net göstergesi: Sektördeki yıllık toplam istihdam kaybı 127 bin kişiyi aşmış durumda ve sadece yılın ilk aylarında binin üzerinde şirket kapısına kilit vurdu.Ancak medyanın bu büyük krizi ele alırken kullandığı dil, her ekonomik sıkışıklıkta tanık olduğumuz o bildik ezberi tekrarlıyor; madalyonun sadece işveren tarafına bakıyor. Ekranlara çıkan sektör temsilcileri sürekli "artan işçilik maliyetlerinden", "kur baskısından", "finansmana erişim zorluğundan" ve siparişlerin Mısır, Bangladeş veya Vietnam gibi ucuz işgücü cennetlerine kaymasından dert yanıyor.
Pekiyi, Türkiye ekonomisinin ve istihdamının lokomotifi olan bu devasa sektörde asıl faturayı ödeyen, evine ekmek götürme mücadelesi veren yüz binlerce işçinin insani ve hukuki hakları ne olacak? Her krizde "maliyet" adı altında ilk feda edilecek unsur olarak işçinin görülmesi ne kadar adildir? Maalesef medyanın o parıltılı ekonomi sayfalarında madalyonun bu yüzüne hiç yer verilmiyor.
MALİYET DEDİKLERİ İNSANCA YAŞAM ÜCRETİ
Sektör temsilcilerinin "Küresel pazarda rekabet gücümüzü bitiriyor, bizi zorluyor" diyerek şikayet ettiği o işçilik maliyeti, bugün Türkiye’de açlık sınırının dahi altında kalan 33 bin 30 TL brüt, 28 bin 75,50 TL net asgari ücrettir. Yüksek enflasyonist ortamda, barınma ve gıda gibi en temel ihtiyaçların bile lüks haline geldiği bir düzende, tekstil işçisinin aldığı bu para bir "maliyet yükü" değil, en temel Anayasal yaşam hakkıdır.
Bir sektörün küresel piyasada rekabet gücünü kaybetmesinin sorumlusu, sabahın köründe o tezgâhın başına geçip dirsek çürüten işçi değildir. Sektörün zamanında katma değerli üretime geçememesi, markalaşamaması, teknolojik dönüşümü ıskalaması ve vizyonsuz yönetilmesinin faturası, sanki tek çareymiş gibi dönüp dolaşıp yine işçinin boğazından kesilerek ödenemez. Rekabet gücünü işçiyi daha da fakirleştirerek, emeği daha da ucuzlatarak aramaya çalışmanın sonu, tüm çalışma hayatını topyekûn bir çöküşe sürüklemektir.
KOD 46-49 TUZAĞI GİZLİ TEHDİT
İstihdam daralmasının ve sipariş iptallerinin yaşandığı bu kriz dönemlerinde, bir çalışma hayatı uzmanı olarak sahada en çok karşılaştığımız hukuki usulsüzlüklerin başında, işçinin en büyük güvencesi olan kıdem tazminatı hakkının gasp edilmeye çalışılması geliyor. Fabrikalar küçülmeye veya tasfiyeye gittiğinde, bazı işverenler tazminat yükümlülüklerinden kaçmak adına yasal boşlukları zorlamakta ve son derece tehlikeli yollara başvurmaktadır.
Son dönemde, işçilerin "ahlak ve iyi niyet kurallarına aykırılık" gerekçesiyle, yani SGK çıkış kodlarında yer alan Kod 46, 47, 48 ve 49 ile tazminatsız şekilde kapının önüne konulma vakalarında sarsıcı bir artış gözleniyor. İşçinin sadakat yükümlülüğünü ihlal ettiği, işyerine zarar verdiği gibi soyut iddialarla yapılan bu çıkışlar, aslında ekonomik krizin faturasını işçinin yıllanmış emeğine çökmek suretiyle çıkarma kurnazlığıdır.
Bu noktada Yargıtay’ın yerleşik ve emredici içtihatlarını bir kez daha hatırlatmakta fayda var: İş hukukunun temel direği "işçi lehine yorum" ilkesidir. İşveren, soyut iddialarla ve genel kriz bahaneleriyle işçiyi tazminatsız işten çıkaramaz. Bu kodlarla yapılan fesihlerde ispat yükümlülüğü tamamen işverendedir. Yargı, önüne gelen bu tür dosyalarda somut, kesin ve sarsıcı deliller aranmakta; işverenin kriz fırsatçılığına geçit vermemektedir. Hak kaybına uğrayan her işçinin bu tuzaklara karşı yasal haklarını sonuna kadar araması kaçınılmazdır.
GÜVENCESİZLİK VE MERDİVENALTI TEHLİKESİ
Madalyonun bir diğer vahim boyutu ise bu istihdam kaybının yarattığı toplumsal dönüşümdür. Kapanan veya küçülen fabrikalar genellikle kurumsal, denetlenen ve sendikalı işletmelerdir. Buralardan tasfiye edilen 127 bini aşkın nitelikli iş gücü, işsizlik fonundan da yeterince yararlanamadığı için hızla hayatta kalma mücadelesine girişmektedir. Bu mücadelenin sonu ise maalesef sigortasız, sendikasız ve hiçbir iş güvenliği önleminin alınmadığı merdiven altı atölyelerin kucağına düşmektir.
Bu durum, Türkiye’de çalışma hayatının on yıllardır verilen mücadelelerle, dökülen alın terleriyle elde edilmiş kazanılmış haklarının bir kalemde geriye gitmesi demektir. Kayıt dışılığın bu denli körüklenmesi, sadece işçiyi güvencesiz bırakmakla kalmaz, devletin prim kaybına uğramasına ve haksız rekabetin daha da derinleşmesine yol açar.
Hükümetin ve Çalışma Bakanlığı'nın görevi, tekstildeki bu kan kaybını sadece işveren örgütlerinin talepleri doğrultusunda vergi indirimleri, teşvik paketleri veya esnek çalışma modelleriyle çözmeye çalışmak değildir. Asıl görev; işten çıkarılan, kıdem tazminatı ve işçilik hakları tehdit altında olan ve merdiven altına itilen yüz binlerce işçinin hakkını sahada sıkı denetimlerle korumaktır.
BİR HOLDİNG KARŞISINDA ÇARESİZ 3 BAKANLIK!
Tekstildeki bu kurumsal denetimsizlik ve "Ben yaptım oldu" mantığı bize çok tanıdık bir başka hak gaspı tablosunu hatırlatıyor: Doruk Madencilik işçilerinin onurlu direnişi. Aylardır hakları, kıdem tazminatları ve ödenmeyen ücretleri için yerin yüzlerce metre altında açlık grevi yapan, aileleriyle yollara dökülen maden işçilerine devletin en üst kademelerinden defalarca sözler verildi. Enerji Bakanlığı, Çalışma Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı ve TMSF araya girdi, protokoller imzalandı. En demokratik hak arama yürüyüşlerinde ise işçinin karşısına İçişleri Bakanlığı’nın barikatları ve kolluk kuvvetleri dikildi.
Peki sonuç ne oldu? Koca bir hiç! Türkiye Cumhuriyeti’nin koskoca üç bakanlığı ve ilgili kurumu; hak arayan işçiye karşı anında barikat kurup aslan kesilirken, işçisine borç takmayı alışkanlık haline getirmiş tek bir holdinge sözünü geçiremedi, geçiremiyor. Madencinin alın terini holdingin kasasına kurban eden bu iradesizlik, bugün tekstil işverenine de kanun tanımazlık konusunda cesaret vermektedir. İşçinin hakkı söz konusu olduğunda holdinglerin arkasına hizalanan, onlara karşı adeta kurumsal bir çaresizliğe bürünen bu anlayış değişmediği müddetçe, ne madendeki ne de tekstildeki hak gaspının önüne geçilebilir.
∗∗∗
GAZETECİ İSMAİL ARI YALNIZ DEĞİLDİR!
Çalışma hayatındaki bu hukuksuzlukları, madencinin ve tekstil işçisinin gasp edilen haklarını yazmak, toplumun gerçekleri öğrenmesini sağlamak da ne yazık ki bu ülkede bedel ödemeyi gerektiriyor. Tıpkı gazetemizin cesur muhabiri, genç meslektaşımız İsmail Arı’nın karşı karşıya kaldığı baskılar gibi. Kalemini halkın çıkarından başka hiçbir güce kiralamayan, usulsüzlüklerin üzerine korkusuzca giden İsmail Arı’nın tam da bugün yine adliyede duruşması var. İşçinin hakkını korumakla, gerçeği yazan gazeteciyi korumak aynı davanın, aynı adalet mücadelesinin parçasıdır. Gazetecileri davalarla, adliye koridorlarıyla susturabileceğinizi sanıyorsanız yanılıyorsunuz; gerçekler asla karanlıkta kalmayacaktır. Sonuna kadar İsmail'in yanındayız!
(Kaynak: Birgün Gazetesi 5 Haziran 2026)
