Milyonlarca emeklinin gözü 3 Temmuz'da açıklanacak Haziran ayı enflasyon verilerinde. Bu verilerle birlikte emekli aylıklarına yapılacak artış oranı netleşecek, kamuoyunda ise zamların vatandaşın alım gücüne ne ölçüde katkı sağlayacağı yeniden tartışılacak.
Yerel basında ve Ankara kulislerinde günlerdir farklı zam senaryoları konuşuluyor. Asgari ücrete ara zam yapılması ihtimali de zaman zaman gündeme geliyor. Ancak açıklanacak oran ne olursa olsun, geçmiş yılların deneyimi bize aynı soruyu yeniden sorduruyor:
Yapılacak ücret artışları, yoksullaşmayı durdurmaya yetecek mi?
Bu soruya sağlıklı bir yanıt verebilmek için öncelikle Türk-İş'in Haziran 2026 Açlık ve Yoksulluk Sınırı Araştırması'nın ortaya koyduğu tabloya bakmak gerekiyor.
RAKAMLARIN ANLATTIĞI GERÇEK
Türk-İş'in Haziran 2026 araştırmasına göre;
• Dört kişilik bir ailenin açlık sınırı 35 bin 758 liraya ulaştı.
• Aynı ailenin yoksulluk sınırı 116 bin 478 lirayı buldu.
• Bekâr bir çalışanın yaşama maliyeti ise 46 bin 248 lira olarak hesaplandı.
• Mutfak enflasyonu yıllık bazda yüzde 36,93 olarak gerçekleşti.
Bu veriler, yalnızca istatistiklerden ibaret değil. Bugün dört kişilik bir ailenin sadece dengeli ve sağlıklı beslenebilmesi için gereken tutar bile mevcut net asgari ücretin üzerinde bulunuyor. Bekâr bir çalışanın insanca yaşayabilmesi için gerekli asgari maliyet de mevcut ücret düzeylerini önemli ölçüde aşmış durumda.
Dolayısıyla tartışılması gereken yalnızca ücretlerin ne kadar artırılacağı değil, bu ücretlerin vatandaşın yaşam maliyetini karşılamaya ne ölçüde yettiğidir.
ÇALIŞAN AÇISINDAN SESSİZ EROZYON
Çalışanlar açısından sorun yalnızca enflasyon değil.
Asgari ücret gelir vergisinden istisna tutuluyor. Ancak asgari ücretin çok az üzerinde gelir elde eden milyonlarca ücretli için dahi yıl başında yapılan maaş artışları, yıl içerisinde daha yüksek gelir vergisi dilimlerine girilmesi nedeniyle önemli ölçüde eriyebiliyor. Böylece kâğıt üzerinde görülen ücret artışı, çalışanın yıl sonuna doğru eline geçen net gelirde aynı oranda hissedilmiyor.
Ücret artışı devam ederken satın alma gücü aynı hızla korunamadığında, çalışan kendisini sürekli geriden gelen bir yarışın içinde buluyor.
EMEKLİNİN MÜCADELESİ DAHA DA AĞIR
Emekliler açısından tablo daha da karmaşık.
Emeklilerin harcama kalemlerinin büyük bölümü gıda, kira, sağlık, enerji ve zorunlu ihtiyaçlardan oluşuyor. Bu alanlarda yaşanan fiyat artışları, maaşlara yapılan zamların etkisini çoğu zaman kısa sürede azaltıyor.
Bunun yanında düşük kök aylığa sahip emekliler açısından ayrı bir sorun daha bulunuyor. Yapılan artışlar, taban aylık uygulaması nedeniyle her zaman kök aylığa aynı oranda yansımıyor. Bu nedenle kamuoyunda açıklanan zam oranı ile emeklinin cebine giren gerçek artış arasında zaman zaman önemli farklar oluşabiliyor.
SORUN ÜCRET DEĞİL SATINALMA GÜCÜ
Esas mesele ücretlerin kağıt üzerinde artması değil, reel olarak korunabilmesidir.
Maaş yüzde 20 ya da yüzde 25 artarken temel tüketim harcamaları daha hızlı yükseliyorsa, vatandaşın cebine daha fazla para girmiş görünse bile satın alma gücü gerilemeye devam eder.
Ücret artışlarının ardından oluşan enflasyon beklentileri, maliyet baskıları ve fiyatlama davranışları da birçok mal ve hizmette yeni fiyat güncellemelerini beraberinde getirebiliyor. Özellikle dar gelirli kesimin yoğun harcama yaptığı temel ihtiyaç kalemlerinde yaşanan artışlar, yapılan zamların etkisini kısa sürede azaltabiliyor.
Bu nedenle bugün yaşanan sorun, ücretlerin hiç artmaması değil; yapılan artışların kalıcı bir refaha dönüşememesidir.
ASIL TARTIŞILMASI GEREKEN KONU
Ücret artışları elbette çalışanı ve emekliyi enflasyona karşı korumanın önemli araçlarından biridir. Ancak tek başına maaş artışları kalıcı refah üretmeye yetmez.
Enflasyonun kalıcı biçimde kontrol altına alınması, ücretliler üzerindeki vergi yükünün daha adil hâle getirilmesi, üretim maliyetlerini azaltacak yapısal adımların atılması ve verimliliği artıracak ekonomik reformların hayata geçirilmesi gerekiyor.
Aksi hâlde her ücret artışı döneminde aynı tartışmaları yaşamaya devam edeceğiz. Zam oranları konuşulacak, maaşlar birkaç ay içinde yeniden eriyecek ve toplum bir sonraki artış dönemini beklemeye başlayacak.
Ücret artışları elbette gereklidir. Ancak kalıcı refahın yolu yalnızca maaşları artırmaktan değil, artırılan maaşların satın alma gücünü koruyacak ekonomik ve sosyal politikaları hayata geçirmekten geçmektedir.
Bu nedenle 3 Temmuz'da açıklanacak rakamlardan daha önemli olan soru şudur:
Ücretler ne kadar artacak değil, vatandaşın satın alma gücü nasıl kalıcı olarak korunacak?
Gerçek refah; maaşların sık sık artırılmasıyla değil, artırılan maaşların değerini koruyabildiği bir ekonomik düzenin kurulmasıyla mümkündür.
(Kaynak: Birgün Gazetesi 3 Temmuz 2026)
