“Mayıs ayların gülüdür” der büyük usta Sabahattin Ali o çok bildiğimiz sevdiğimiz şiirinde.
Mayıs ayların gülüdür, Taze bir çiçek dalıdır, Mayıs’ta gönlüm delirir...
Diye devam eder bu doyumsuz dizeler.
Evet, gerçekten de Mayıs ayların gülüdür. Doğanın yeniden canlandığı, börtü böceğin, kuşların dahi şenlendiği güzelim Mayıs ayı nasıl sevilmez ki... Ama gelin görün ki ülkemiz için aynı zamanda bir matem günüdür Mayıs ayı. Çünkü 13 Mayıs 2014 tarihinde Cumhuriyet tarihimizin en büyük iş cinayeti olan 301 maden emekçisini yitirdiğimiz Soma katliamı gerçekleşmiştir.
Bu korkunç katliamın ardından başlayan dava süreci ise her yönüyle hukukun katledildiği ikinci bir katliama dönüştü. Ben o yıllarda, şimdi el konulup satılığa çıkartılan Tele1 televizyonunda Çalışma Yaşamı programını yapıyordum. Davanın takipçisi olan Sosyal Haklar Derneği avukatları ve yine diğer müdahil avukatlarla konuyu gündemde tutup defalarca yayınlar yaptık. Duruşmalarda yaşanılanları, ihmal konularını, bu cinayetin nasıl göz göre geldiğini kamuoyuna duyurmaya çalıştık.
Tam 12 yıl geçti o kapkara günün üzerinden. Dile kolay, 12 koca yıl... Katliamın ardından meydanlarda, adliye saraylarının önünde hep bir ağızdan haykırılan o söz, adeta bir namus sözüydü hafızalarımıza kazınan: "Unutursak kalbimiz kurusun, unutursak kanımız kuruyacaktı!"
Peki, ne oldu o sözlere? Ne oldu adalet arayan anaların, eşlerin, yetim kalan çocukların gözyaşlarına?
O günlerde televizyon ekranlarında, duruşma salonlarının önlerinde avukat dostlarımızla birlikte feryat figan anlattığımız o ihmaller zinciri, ne yazık ki mahkeme koridorlarında adaletin bizzat kendisinin nefessiz kalmasıyla sonuçlandı. Adım adım, ilmek ilmek örülen bir cezasızlık zırhıyla karşı karşıya kaldık. Hatırlayalım; o facianın baş sorumlusu ilan edilen maden şirketinin patronları ve genel müdürleri "olası kastla" değil, adeta bir trafik kazası süsü verilerek "bilinçli taksirle" yargılandılar. Verilen o komik cezalar bile infaz yasalarıyla, arkadan dolaşılan hukuki formüllerle kuşa çevrildi.
Bugün geldiğimiz noktada, o yerin yüzlerce metre altında 301 canımızı göz göre göre ölüme gönderen tek bir tutuklu sanık bile kalmadı. Üstelik madeni denetlemekle görevli olan, o usulsüzlüklere göz yuman tek bir kamu görevlisi, tek bir bürokrat dahi hak ettiği cezayı almadı.
Yargıtay daireleri arasında mekik dokuyan dosyalar, değişen mahkeme heyetleri ve verilen kararlar, bu büyük acının üzerine adeta kalın bir kül tabakası dökmek için tasarlanmıştı sanki. Somut delillerin, bilirkişi raporlarının haykırdığı gerçekler; güç odaklarının ve sermayenin gölgesinde unutturulmak, kapatılmak istendi.
İşte tam da bu yüzden, Soma’nın üzerine dökülen o kül, aslında Türkiye’de işçi sınıfının geleceğinin üzerine dökülmüş bir karabasandır. Çünkü biz çok iyi biliyoruz ki, cezasız kalan her suç, bir sonrakinin davetiyesidir. Soma’da adaleti madenin dibine gömdüğünüz an; Ermenek’teki, Amasra’daki, İliç’teki ve her gün ülkenin dört bir yanındaki şantiyelerde, fabrikalarda yaşanan yeni cinayetlere cesaret vermiş olursunuz.
Bugün Türkiye, iş cinayetleri istatistiklerinde Avrupa’da birinci, dünyada ise ilk sıralardaysa; bu bir kader ya da "işin fıtratı" değildir. Bu, Soma’dan bugüne uzanan organize bir cezasızlık politikasının, insan hayatını maliyet kalemi olarak gören kirli bir anlayışın doğrudan sonucudur.
Sabahattin Ali’nin o güzel dizeleriyle girdik söze... Evet, Mayıs ayların gülüdür ama bu topraklarda işçinin payına o gülün dikeni, o dikenin de bağrımıza sapladığı sızı düşüyor. Soma’yı unutmak, o kömür karası gözleriyle adaleti bekleyen 301 cana ihanet etmektir.
Evet,
Biz gerçekten unutmadık, unutmayacağız ve unutturmayacağız; çünkü biliyoruz ki, bu topraklara gerçek bahar, işçilerin canının kâr hırsıyla, maliyet kaygılarıyla, ihmallerle harcanmadığı, onların güçlü yasalarla, denetim ve önlemlerle kaybedilmeden korunduğu günlerde gelecektir.
(Kaynak: Birgün gazetesi 22 Mayıs 2026)
