Ankara sokaklarında yine öğretmenler vardı.
Kimi özel öğretim kurumlarında asgari ücret cenderesine sıkıştırılmış, kimi yıllardır atama bekleyen, kimi mülakat odalarında emeği çalınan, kimi ise "ücretli öğretmenlik" adı altında devlet eliyle güvencesizliğe mahkûm edilen eğitim emekçileri…
Seslerini, taban maaş haklarını, güvenceli iş taleplerini duyurmak istediler. Karşılarında ise yine polis barikatı ve ters kelepçe buldular. Sosyal medyada hızla yayılan o ters kelepçeli öğretmen görüntüleri, aslında bir ülkenin kendi geleceğine vurduğu pranganın fotoğrafıydı.
Oysa tartışılması gereken asıl mesele o kelepçeler değil. Asıl mesele, öğretmenleri yıllardır sokaklara, meydanlara iten yapısal güvencesizlik krizinin kendisidir.
Bugün Türkiye'de öğretmenlik mesleği yalnızca bir istihdam sorunu yaşamıyor; sermayenin ve piyasacı eğitim politikalarının eliyle derin bir "değersizleştirme" süreciyle karşı karşıya kalıyor.
YAZ AYLARI İŞSİZLİK VE GÜVENCESİZLİK DEMEK
Özel sektörde çalışan öğretmenlerin önemli bir bölümü, her eğitim yılı sonunda sistemli bir işsizlik korkusuyla baş başa bırakılıyor. Okullar kapanırken patronlar tarafından sözleşmeler feshediliyor ya da yenilenmiyor. İş kanunundaki boşlukları fırsat bilen kurumlar, öğretmenleri yaz aylarında hem gelirden hem de sosyal güvenceden mahrum bırakıyor.
Aynı sınıfa giren, aynı müfredatı anlatan, aynı sorumluluğu taşıyan kamudaki meslektaşı yazın maaşını alırken, özel sektör öğretmeni her haziran ayında "Eylül'de yeniden işe alınacak mıyım?" kaygısıyla baş başa kalıyor, mevsimlik işçi muamelesi görüyor. Eğitim kurumları büyürken, devasa kampüsler inşa edilirken ve velilerden alınan öğrenci ücretleri katlanırken; öğretmenin payına düşen daha uzun çalışma saatleri, daha fazla angarya ve daha derin bir belirsizlik oluyor.
TABAN ÜCRET HAKKININ GASBI VE ASGARİ ÜCRET CENDERESİ
Bu sömürünün en büyük kırılma noktası, özel sektör öğretmenlerinin elinden alınan "taban ücret" hakkıdır. Geçmişte yürürlükte olan, özel okullardaki öğretmen maaşlarının dengi devlet okulundaki öğretmenden az olamayacağını öngören yasal güvencenin kaldırılmasıyla birlikte, öğretmen emeği tamamen piyasanın insafına terk edildi. Bugün binlerce nitelikli eğitimci, zincir market işçileriyle aynı, hatta bazen daha düşük ücretlerle çalıştırılmak isteniyor. Öğretmen sendikalarının bugün meydanlarda "Taban Maaş Hakkımızı Geri İstiyoruz!" diye haykırması, sadece ekonomik bir talep değil, mesleki onuru koruma mücadelesidir.
KAMUDAKİ BAŞARISIZLIK: ATANAMAYANLAR VE ÜCRETLİ ÖĞRETMENLİK SÖMÜRÜS
Madalyonun diğer yüzünde ise ataması yapılmayan öğretmenlerin hikâyesi var ki, o da aynı neoliberal yıkıma çıkıyor. Yıllarca dirsek çürüten, KPSS hazırlığı yapan, yüksek puanlar almasına rağmen mülakat denilen haksızlık mekanizmasıyla elenen yüz binlerce genç öğretmen adayı adeta bir "işsizler ordusu" olarak yedekte tutuluyor.
Daha da vahimi, devlet okullarında devasa bir öğretmen açığı bulunduğu halde yeterli kadrolu atama yapılmıyor. Bunun yerine, bizzat Milli Eğitim Bakanlığı eliyle "ücretli öğretmenlik" adı altında, girilen ders saati üzerinden, hiçbir özlük hakkı olmadan ve ay sonu eline geçen para asgari ücretin dahi altında kalan bir sömürü modeli işletiliyor. Devlet, kendi eliyle güvencesiz ve ucuz emek istihdamı yaratarak piyasaya öncülük ediyor.
PARÇALANAN MESLEK, TASFİYE EDİLEN KAMUSAL EĞİTİM
Sorunu daha da ağırlaştıran, öğretmenliğin yapay statülere bölünmesidir: Kadrolu, sözleşmeli, ücretli, uzman, başöğretmen, özel sektör öğretmeni… Aynı işi yapan, aynı tebeşir tozunu yutan insanlar; farklı haklara, farklı ücretlere ve farklı güvencelere sahip hale getiriliyor. Oysa öğretmenlik parçalanabilecek bir meslek değildir. Eğitim hizmeti de piyasanın anlık ihtiyaçlarına göre esnetilecek, kar-zarar hesabına oturtulacak sıradan bir ticari sektör olamaz.
Bugün özel sektör öğretmenleriyle atanamayan öğretmenlerin Ankara sokaklarında omuz omuza gelmesi bu yüzden tarihsel bir öneme sahip. Çünkü artık mesele yalnızca bir atama sayısı ya da üç beş kuruşluk maaş artışı değildir.
- Mesele, eğitim emekçilerinin analarından ak sütleri gibi helal olan güvenceli çalışma hakkıdır.
- Mesele, öğretmenliğin bir meslek olarak saygınlığının ve hukuksal zırhının yeniden kurulmasıdır.
- Mesele, bu ülkenin yetiştirdiği beyinlerin, diplomalarıyla birlikte işsizlik ve çaresizlik girdabına itilmesidir.
Ankara sokaklarında polisin kalkanına, gazına ve kelepçesine karşı yükselen ses, yalnızca bir meslek grubunun çığlığı değildir. O ses; kamusal eğitimin tasfiyesine, emeğin köleleştirilmesine ve insanca yaşam hakkının gasp edilmesine karşı yükselen topyekûn bir itirazdır.
Öğretmenlerin sesini sokaklarda bastırmak, onları gözaltına almak anlık bir güç gösterisi olabilir. Ancak öğretmenleri o meydanlara çıkmaya mecbur bırakan yakıcı gerçekleri ve hukuksuzlukları ortadan kaldırmadan bu ülkede hiçbir sosyal sorun çözülemez.
Çünkü çok iyi biliyoruz: Kelepçelenen yalnızca öğretmenler değildir. Kelepçelenen, bu ülkenin çocuklarının eğitim hakkı ve toplumsal geleceğinin kendisidir.
(Kaynak: Birgün Gazetesi 19 Haziran 2026)
